Kayıtlar

Ekim, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Anadolu Kartalları...

Resim
Çok beğendiğim bir oyuncu olunca başrolünde, izlememek olmazdı. Ben de izledim bugün Anadolu Kartalları'nı... Engin Altan Düzyatan, rolünün hakkını vermişti doğrusu (e tabi ki benim doğrum; tarafsız olduğum da söylenemez pek:-)) ...

Diğer yandan Çağatay Ulusoy ve Özge Özpirinçci'nin de oyunculuklarını çok beğendim...

Uçak görüntüleri hoştu, keyifli sahneler seyrettik...

Gel gör ki, filmdeki aşk hikayesinin (Çağatay Ulusoy ile Hande Subaşı arasındaki) ayakları hiç yere basmadı.

Neyse, kendimi tutamayıp anlatmaya geçmeden önce bu yazıya bir son vereyim:)

İzleyenlerin görüşlerini merak ediyorum doğrusu...


Aşk ve hüzün

Resim
Yüreğimde saklı mektubu, yüreğin acıyarak okumuştun… Biraz şaşkın, biraz tedirgin, biraz kararsız… 
Karşımdaydın şimdi…

“Gittin mi, gidebildin mi, gideyim mi?” dedin, fısıldayarak… Kelimeler usulca bir kenarlara gizlendi, dişlerim kenetlendi birbirine, dudaklarım titrek, öylece daldım uzaklara… Soruların an be an büyüyerek, uçuşup duruyordu gözlerimin önünde… Tek bir yanıtı olmayan, zor bir soruydu, dudaklarından kolayca dökülen… Şimdi odada sadece kalbimin atışları duyuluyordu… Gözlerin gözlerimde bir yanıt arıyordu, sessiz ve sabırlı… Her yer sonbahar kokuyordu…
Bir gemi geçti, rengarenk ışıklar içerisinde… İçine oturup, ben de uzaklaştım… Deniz kokuyordum şimdi… Rüzgarda hışırdayan yapraklar, huzurlu bir akşamı müjdeliyordu…
"Gidebildin mi?" Aldım elini, kalbimin üzerine bıraktım usulca, “dinle, o sana söyler” dedim… Korktun, saçma bir cevap geveledin, içimde aynı yer sızladı… “Gideyim mi?” dedin yeniden… Git, dedim… Git…
Elin elime uzandı, sıkıca sardı… Başım usulca göğsüne yaslandı… Git…

Bir Gün...

Resim
Bu akşam, "Bir Gün"ü izlemeye gittik. Öyle büyük bir beklentimiz yoktu doğrusu... Günün yorgunluğunu atmak, biraz zihnimizi dinlendirmek; yeterliydi...

Film, umduğumuzdan çok daha fazlasını yaşattı... "Bir Gün", bugüne kadar izlediğim en iyi filmlerden biri... Karakterler öyle güçlü ki, bir anda çekiyorlar sizi hikayenin içine... Birbirinden tamamen farklı hatta zıt özelliklere ve hayatlara sahip iki insanın dostluğunu ve aşkını anlatıyor film... Çok güzel işlenmiş bir hikaye... Çok iyi oyuncu seçimleri... Çok iyi yansıtılan duygular... Güzel müzikler... Güzel kareler... 
Filmi anlatmayayım ama siz mutlaka izleyin...:)










Güzel şeyler olsun...

Resim
Son günlerde ne çok acı haber duyar olduk... Aslında, dünyanın bir yerlerinde hep olur kötü şeyler de, yakınımıza taşınınca daha çok yanar canımız...

Günlerdir pekçok aileyi perişan eden, yüreklerine ömür boyu dinmeyecek bir acı bırakan şehit haberleri... Ne söylersek söyleyelim, acılarını gerçekten ve olduğu gibi hissetmemiz mümkün mü?... Hissettiğimiz, hissettiklerinin kimbilir yüzde kaçı... Çaresiz ve de bencilce (kendimize bile itiraf edemediğimiz bencilliğimiz ile) kendimizi (en azından şimdilik) şanslı hissediyor olmanın tuhaf ruh halindeyiz...

Ve daha dinmeden acı, şimdi bir yenisi... Van'daki deprem... Yüzlerce ölü..
Hepimizin korkulu rüyası orada gerçek oldu ne yazık ki... Felaketi ve acıyı izliyoruz gazetelerde, televizyonlarda... Bir perdenin gerisinde... Bizden uzakta... Ama soluğu ensemizde aynı zamanda... Hem içindeyiz acının kıvranarak; hem dışındayız, izleyicisi...

Bunlar kötü hikayeler... Aciz ve zavallı hissettiğimiz hikayeler... Çaresizlik, kalbimizi de zihnimi…

sustuk...

Resim

Hepsiburada'nın tuhaf uygulamaları...

Resim
Hepsiburada'dan alışveriş yaptınız mı hiç?

Ben yaptım...

Pişmanım...

Neden mi?

Çünkü aldığım her ürünün teslimatında, içim acıdı...

Biz, tüm malzemelerin siparişini tek seferde verdiğimiz halde, onlar hepsini ayrı ayrı kargolayıp gönderdiler.

Abartıyorum sanacaksınız belki ama değil.

Düşünün, iki zımba siparişimiz vardı; bir gün koca bir karton kutu geldi. İçinden çıkan küçük iki zımba...

Başka bir gün, telli dosya siparişimiz geldi.  Sanırım 100'lük bir paketti. Yine kocaman bir karton kutuda.

Bir başka gün klasörlerimiz geldi.

Bir başka gün A4 kağıtlarımız...

Böylece devam ediyor işte, bir tanesi de bugün geldi... Anladım ki, siparişlerimiz bitene kadar bu böyle devam edecek...

Her seferinde, bir de fatura geliyor. Yani örneğin tek seferde yaptığımız 30 parçalık alışverişe, 25 kargo, 25 fatura, 27 karton kutu gibi bir hesap çıkıyor ortaya... Öyle anlamsız bir israf ki, nerden baksam akla zarar...

Şaka gibi, şaşkınlıkla izliyoruz...

Hadi kargo ücretine acımıyorsunuz, çok para…

Beklentiyi çok yükseltmek...

Resim
Bir hafta gecikmeli de olsa, izledim "Bir Zamanlar Anadolu'da"yı... Öyle iyi yorumlar dinlemiştim ki, galiba farkına varmadan beklentimi çok yükseltmişim... İyiydi evet ama anlatılan kadar değil...

Özellikle gece çekimlerini çok beğendim... Karakterler de güçlüydü... Herkes muhtarın oyunculuğunu övdü ama ben doktoru (Muhammed Uzuner) çok beğendim...

Senaryo çok iyi değildi, sürpriz yoktu, hikaye bilindikti... Ama gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız diyaloglar, çok güzel işlenmişti... Zaten filmin akıcılığını da bu sağlıyordu bence...


Kısacası, Bir Zamanlar Anadolu'da, çok iyi bir senaryo olmadan da, iyi çekimler ve hayatın içinden kesitlerden sağlanan gerçekçilik ile izlenebilir bir film yaratmaya başarılı bir örnek...

Mutluluk veren üçlü...
Bu sabah, beni (annemin yaptığı Pazar gözlemelerinden sonra) en çok mutlu eden kahvaltı üçlüsünü davet ettim soframa... Simit, peynir ve domates!:)... Salatalık da olabilir ama şart değil...

Birleşince tatları, nasıl da güzel …

Yağmurla aşk...

Resim
Sonbaharın tadını tam çıkaramadan, kış geldi kapıma... Kışı da severim ama henüz hazır hissetmiyorum ki kendimi... Griye döndü İstanbul'umun rengi... Aralıksız, ince bir yağmur yağıyor sabahın erken saatlerinden beri... Kızamıyorum da, severim çünkü yağmuru çok...

Mızmızlanası bir yanım, bir yanım girip yağmurun altına tadını çıkarma heveslisi....Ben de, hava kadar kararsızım; bir yanım sonbahar, bir yanım kış...Ama kararsızlıklara karşı da huysuzumdur.

Tamam, seçtim mevsimimi; kıştayım!

O halde, tadını çıkarayım...

Birazcık hayal ve işte renklensin yeni mevsimim...

Derin bir nefes alıp, yaslandım koltuğuma... Yüzümde gerilmiş tüm kasları, bıraktım yavaşça....


Yemyeşil doğasıyla büyüleyici güzellikte bir adadayım şimdi... Bir güzel yağmur yağıyor, hani bardaktan boşanırcasına derler ya, öyle işte... Toprak açmış bağrını, özlemle kucaklaşıyor yağmurla... Islandıkça bir güzelleşiyor ki kokusu, bir güzelleşiyor ki... Eriyip, toprağa karışasım var...

Yemyeşil çimenler, ıslandıkça daha…

Gün sen ne güzelsin...

Resim
Gün,
Sen ne güzelsin... Serinliğinde ayrı bir tat var, yüzümü okşayan ılık esintinde ayrı... Saçlarımı karıştıran, uçuşturan, oynaşan rüzgarınla, ayrı güzelsin...

Gün,
Sen ne güzelsin... Arasıra yüzünü gösterip, sonra hemen saklanan güneşinle... Küçük bir çocuk gibi, cilveleşiyoruz seninle... Biraz şımardığında, çatıyorum kaşlarımı şakacıktan; sanki kızgın, sanki küskün... Hınzırlığın üzerinde, kocaman gülümseyip gönlümü alıyorsun...

Gün,
Sen ne güzelsin... Bazen laciverte dönüyor rengin, bazen grinin tüm tonlarını kullanan bulutlara teslim oluyorsun... An geliyor, parlak ve aydınlık bir maviye dönüyor yüzün... Kızgınken de güzelsin, duru bir su gibi sakinken de... Gözlerin dolu doluyken bi tatlısın ki, hele süzülürken damlalar yüzüme... Sıcacık bir renge bürünüyorsun bazen, tatlı bir gülümseyişe...

Gün, sen her halinle ayrı güzelsin...


Hayat daha mı güzel olurdu?

Resim
Hayatı cazip kılan detaylardan biri de kavuşulamayan insanlar,  ulaşılamayan hedefler mi? Her sevdiğim, onu sevdiğim gibi sevse beni mesela, ben çağırmadan gelse, Dost dediğim, yüreğimi açtığım, güvendiğim; bir ömür hiç yanıltmasa beni… Kuşak farkı falan eski bir masal olsa; annem en iyi dostum olsa, en iyi anlayanım… Hiç yanlış anlaşılmasam, leb demeden leblebiyi doğru anlasa herkes… Tüm seçtiklerim de beni seçse, hedef hiç şaşmasa… Bugünkünden daha mı mutlu olurum?
Her görüşmem tam istediğim gibi sonuçlansa örneğin, her söylediğim doğru ve kayda değer bulunsa, Her sözüm genel kural kabul edilse, hatalarım hoş görülse mesela? Hiç yenilmesem, hiç kaybetmesem, hiç gıpta etmesem… Sözlüğümde hiç olumsuz sözcük kalmasa, kötü ne varsa çoktan tarih olmuş olsa…
Dahası, hiç hata yapmasam mesela, hatta herkes hatasız olsa… Her şey olması gereken gibi olsa, kurala-kitaba uygun… Hiç hayal kırıklığı olmasa; her hayal gerçeğe dönse hemen… Yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızda, Etrafımız yüzlerc…

Lal bir sevda hikâyesi…

Resim
Mahçup, kırılgan ama bir o kadar güçlü ve mağrurdu sevdam…
Görmedin, duymadın, bilmedin… Sessizce geçip gittin yanımdan…
Sen umarsız, habersiz, kalbime basıp öylece, her gidişinde, Ilık bir damla gözyaşı oldun, yuvarlanıp yanaklarımdan düştün yüreğime…
Çıktım hayatımın asma köprüsüne, sarktım ayaklarımı o derin boşluğa, İzledim önümden akıp giden hayatı, Seni, sevgilerini, sevinçlerini… Gün oldu, aşka boyandı gözlerin, sevdanın kollarında uçuştu… Gün oldu ayrılığa gebe yüreğin, hüzünlü çırpınışlara boğuldu…
Sesim, sana gelen yollarda kaybolup gitti, sonsuzluğa gömüldü… Dokunuşlarım, uyandığında hatırlayamadığın rüyalarda saklı kaldı…
Bir kelebek kanat çırpıp dururken yüreğimde… Sana türküler söyledim, hiç dinlemediğin… Bilmedin, duymadın, görmedin hiç; Sana bağlanan kalbim, dualarla sürdü izini… Nerdeysen, kimleysen, hangi duygulardaysan; Daha iyisi için, en iyisi için, hep iyisi için…

14.06.2009


Arkadaştan Öte...

Resim
"Anadolu'da Bir Zamanlar"ı izleyeceğim dedim ama son dakika değişikliğiyle, "Arkadaştan Öte"ye gittik.

Konu, günümüz için iyiydi belki ama film için aynı şeyi söylemek ne yazık ki mümkün değil. 
Filmin sorusu şu, "sadece arkadaş kalarak, seks yapmak mümkün mü?"... Duygusal ilişki yok, bağlılık yok, sorumluluk yok... 
Sonu baştan belli bir hikaye... Yine de, nasıl işlendiğine bağlı olarak pekala keyifli olabilirdi... Gel gör ki, senaryo dağınık, mesajlar dağınık... Doğrusu, film oldukça sıkıcıydı... Kararımı verdim; ben sevmiyorum böyle hikayeleri...
Neyse ki, günün sonunda gelen rakı-balık ikilisi ve hoş sohbet, filmin tatsızlığını unutturdu... Günü, tatlı tatlı sonlandırdık:)


İstanbul'da yağmur...

Resim
Güne, usul usul yağan bir yağmurla başladık... İstanbul... Güzel ve yorgun şehir... Yağmurla yıkandı bu sabah, mis gibi, biraz puslu ama tertemiz... Penceremin camlarına yapışmış ve yavaş yavaş akmakta olan damlaları izliyorum... Yağmur, nasıl ki yumuşatıyorsa toprağı ve büyülü bir kokuya teslim oluyorsa doğa, ben de öyle taze ve dingin bir enerjiyle doluyorum... Yüzümde bir tebessüm... İstanbul oluyorum...

Yeni bir yazarla tanıştım; Trevanian... Kendimi, biraz geç kalmış gibi hissediyor olsam da, neresinden yakalasam hayatın yine kardır işte deyip, avunuyorum:)

Şibumi, bu gizemli yazarın en popüler kitaplarından biriymiş (E Yayınları). Şibumi ve "yakın algılama" kavramları başka bir dünyanın kapısını aralıyor... Karmaşık ama çok iyi örgülenmiş bir hikaye... Masalsı bir roman kahramanı: Nicholai Hel. Roman, 1979'da yazılmış ama hikaye tuhaf bir şekilde çok da güncel... Özellikle CIA'ın internette insanlarla ilgili yaptığı derin tarama ve kategorilendirme mantığı, bugü…

Sarılmanın büyüsü…

Resim
İletişimin anahtarı gibi görünen kelimeler, aslında ne kadar boş, ne kadar yetersiz ve hatta zaman zaman ne kadar da uzak gerçek anlamından… Kendimizi anlatmak için, sürekli konuşup durmaktan, birbirinden süslü cümleler kurup, en çarpıcı sözcükleri bulmakta ustalaşıyoruz her birimiz…

Anlaşılma kaygısı, kalbimize batmış bir kıymık gibi, hep acıtıyor. Ne çıkarıp atmaya yetiyor gücümüz o kıymığı ne de merhem olup sarmaya…
Ortalıkta uçuşuyor binlerce sözcük… Gelip duvarlarıma çarpıyorlar… Zihninden geçen sözcük değildi ağzından çıkan ve bana ulaşan sözcük değildi, anlam yüklediğim… Evrildi, saniyeler içerisinde bambaşka anlamlara büründü tek bir kelime...
“Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşır” demiş atalarımız, çoğu zaman haklı olsalar da, bu kez yanılmışlar bence… İnsanlar da konuşarak anlaşamıyorlar…
Gözlerdir belki, anlamanın ve anlaşılmanın anahtarı… Ruhumuzun yansımaları ne de olsa, gözbebeklerimizde parıldayan o ışık, belki sürebiliriz ruhlarımızın izlerini, anla…

Hayata coşkuyla tutunmak…

Resim
Hayat, çok tuhaf sahiden…
Bazen küçücük bir detayda saklar tüm sırrını; gözünüzün önünde durur da yıllarca, fark etmeden geçip gidersiniz önünden…
Bazen de, küçük bir mucize gerçekleşir ve siz tanığı olursunuz, sanki bir perde kalkar gözlerinizin önünden…
Bir süredir görme yeteneğini kaybetmiş bir insanın, yeniden görmeye başladığı o ilk anda hissettiği şaşkınlık ve coşkuyla dolar içiniz.
Mucize, miniciktir belki ama çok büyük öğretiler taşıyordur…
İçiniz sevinçle dolar, umutla, heyecanla, coşkuyla…

Bütün bunları bana düşündüren ise, ofisimizin balkonundaki bu savaşçı bitki… Adını “Savaşçı” koydum…

Hikayesi şöyle; yeni kiraladığımız ofisimizin balkonunda, minicik bir bitki boy vermiş. Sokakta aynı bitkinin koca bir ağacı var. İkinci fotoğrafta, solda gördüğünüz de, işte o koca ağaç. Sanırım, tohumu düşmüş balkonumuza, bir çatlakta da azcık toprak bulmuş ve işte o anda, sımsıkı tutunmuş hayata! Kısıtlı kaynağa rağmen Savaşçı, hemencecik kök salmış balkonumuzun kenarına, boy atmış; …